Nur Dünyası islami  eş bulma sitesi
Karabaglar gazetesi
 

Karabağlar ilçesi gazetesi Haber Gündem Kültür Sanat Eğitim bilgilendirme hizmetleri İletişim için erol.o@live.ru 00 90 5436740153
Tarih: 21/05/12 01/05  
Ana Sayfa Karabağlar gazetesi  sanal  dukkanları Karabağlar gazetesi  reklam fiyat  listesi Karabağlar gazetesi temsilcileri karabağlar gazetesi  iletişim sayfası

Untitled Document
English
karabagkar gazetesi ana  sayfa
Gündem karabaglar türkiye dünya
Politika karabaglar
Dünyadan haberler ve gelişmeler
Spor haberleri ve  spor gündemi 1.  lih fisgür
kultur sanat medya sinama tiyatro
Karabaglar yerel  haber  ve  gündem
aile  saglik
egitim ögretim
bayanlara  özel
rüya tabirleri  dini rüya tabirleri islamda rüya tabiri
yardim yardimlasmak yardim  etmek
Kütüphane
internet  bilgisayar web tasarımı
teknoloji bili icat buluş
Untitled Document
 
Kullanıcı adı
Parola
yeni üye
Rüya Tabirleri
 
 
 
Untitled Document
Rüya  tabirleri rüya  yorumları
a b c c d e f g gg h ii ii j k l m n o oo p r s ss t u uu v y z
IZMIR
TCMB Döviz Kuru
USD Alış1.8236
Satış1.8324
EURO Alış2.3158
Satış2.327
YTL
YTL
YTL
YTL
kültür
sanat
fikir göriş
dil
edebiyat
siir
sosyoloji
ictimai
zooloji hayvanlar  alemi
felsefe
Astronomi
tarih
Untitled Document

Rüyada

> Ahiret <

Görmek

Ahiret rüyada ahiret görmek yorumu

Rüyada Ahiret Görmek

Rüyada kendisini ahirette görmek, uzun bir ömre delâlet eder.

Bu kelime genel anlamda olduğu için Kıyamet, Sırat, Mizan, Cennet veCehennem Maddelerine bakınız.

Rüyada ahirete gitmek, uzun ve yararlı bir yolculuğu belirtir. Ahirette bulunmak, tüm çabalarının karşılığını alacağını büyük bir iyilik ve mutluluğa kavuşulacağını belirtir. Ahiretten kovulmak, mal, mülk bazen de can kaybına işarettir.

Rüyada ahrete gitmek, uzun ve faydalı bir yolculuğu belirtir. Ahrette bulunmak, emeklerinin karşılığını alacağını büyük bir iyilik ve mutluluğa kavuşulacağını belirtir. Ahretten kovulmak, mal, bazen de can kaybına işarettir. Kendini ahrette görmek, dileklerinizin gerçekleşmesi, uğruna harcadığınız gayretlere rağmen bunların ancak bir kısmını elde edeceğinize işarettir .Ahrette kovulmak, mal kaybına ve sefalete işarettir. Ahreti seyretmek, Ailece mutlu bir yaşam sürmeye yorumlanır.

Rüyada ahrette bulundugunu ve günahlarindan dolayi hesap verdigini görmek, ecelinin yaklastigina, tövbe etmesi gerektigine delalet eder.

Rüyada ahireti görmek, ailece iyi bir hayat sürüleceğine, ahirette bulunmak, büyük bir iyiliğe kavuşulacağına, ahiretten kovulmak, mal kaybına ve sefalete 

----->><<-----

Ahiret hakkında daha fazla bilgi edinin
Türkce eşanlamlar :

.  .   insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Rabbine hesap vereceği yer, öbür dünya, öteki dünya

İngilizce karşiliği : Hereafter
Ahiret hayatı nedir:

Ahiret kelimesinin sözlük anlamı, son ve sonra olandır. Bu anlamda dünyanın sonuna ahiret denir. Terim olarak ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayatın adıdır.

İçinde yaşadığımız dünyada bulunan her şey sürekli bir değişiklik göstermektedir. Her şeyin durmadan değiştiğini, eskidiğini, canlıların doğup, büyüyüp, gelişip,yaşlanıp öldüklerini, hep gözlemekteyiz.

Yaratılmış olan varlıkların zamanı gelince yok olmaları doğaldır. Çünkü Yüce Allah’tan başka ölümsüz, kalici varlik yoktur. şu halde her şey belirli süreler içersinde varligini devam ettiriyor, sonra da yok oluyor. Bu varliklar arasinda kendisine verilen akil, irade ve güç sayesinde özel bir yere sahip olan insan da belirli bir süre yaşadiktan sonra ölmektedir. Işte insanin canli kaldigi, varligini sürdürdügü bu zaman süresine ömür diyoruz. Insan ömrünün belli bir zaman sonra Allah’ın emriyle son bulmasına da ecel diyoruz. Dünyada her gün veya her an vakti gelen insanların ömürleri tükeniyor; diğer taraftan da yeni doğanlarla yeni hayatlar başlıyor. İşte bunlar gibi bu dünyanın da bir ömrü, bir sonu vardır. Dünyanın bu son bulma anına "Kıyamet kopması" diyoruz. Bundan sonra, Yüce Allah yeni bir âlem yaratacak, bütün ölüleri diriltecek ve hepsini "Mahşer" denilen yerde toplayacaktır. İşte bu yeni âleme "Ahiret" denir.

Ahirete, ahiret günü, kıyamet günü, din günü, ceza günü, son gün, diriliş (ba's) günü gibi isimler de verilmiştir.

İnsana hayat ve canlılık veren ruh, insanın ölümü ile bedenden ayrılır ve ruhlar âlemine gider.

Kıyametin kopma zamanı gelince İsrafil adlı melek Allah’ın emriyle Sûra üfleyecek bütün bu âlemin düzeni bozulacak, her şey alt üst olup taş üstünde taş kalmayacak ve bu dünya hayatı son bulacaktır.

İsrafil’in Sûra ikinci defa üflemesiyle bütün ölüler dirilecek ve yeni bir âlem kurulacaktır. Burada insanlara dünyada yaptıkları bütün iyilik ve kötülükleri açıkça gösterilecektir. Sevabı, yani iyilikleri çok olanlar Cennete gideceklerdir. Günahı, yani kötülükleri çok olan Müslümanlar günahlarının cezasını görmek üzere Cehenneme gireceklerdir. Bunları Yüce Allah dilerse affeder, dilerse cezalarını çektikten sonra yine Cennete koyar. İnkâr edip iman etmeyenler ebedî olarak Cehennemde kalacaklardır.

İşte yeniden dirilme ile başlayıp sonsuza kadar sürüp gidecek olan hayata âhiret hayatı ve bu hayatın geçtiği âleme de âhiret âlemi veya öteki dünya denir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Sûra üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra Sûra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp, bakakalacaklardır." (Zümer: 68.)

Birinci Sûrda Allah’ın dilemesiyle ölmeyip kalanlar, Cebrail, Mikâil, Israfil, Azraîl, veya hamele-i arş(Arşı taşıyan melekler), ya da Rıdvan melekleri, hûriler, cennetin hazînedarı olan Malik’le cehennem bekçileri olan zebânîlerdir. Bu âyete göre " Sûr " iki defa üflenecektir: Birincisi ölüm üfleyişi, ikincisi de ba’s (dirilme) üfleyişidir.

Ahiret gününe inanmak nedir ?

Âhiret gününe inanmak insana sorumluluk duygusu kazandırır. Sorumluluk duygusu taşıyan bir insan davranışlarına dikkat eder.

Âhirete inanmak demek; öldükten sonra tekrar dirileceğimize ve dünyada yaptığımız işlerden Allah'ın huzurunda hesap vereceğimize, iyilik yapanların mükâfat göreceklerine, kötülük işleyenlerin cezalandırılacaklarına inanmak demektir. Bu inanç insanı kötülük yapmaktan sakındırır, iyiliğe ve doğruluğa yönelterek ahlâk ve fazilet sahibi yapar. Bu inanca sahip insanlardan meydana gelen bir toplumda hiç kimse başkasına zarar vermez, herkes birbirinin hakkına saygı gösterir, elinden geldiğince iyilik yapar. Bu davranışlar kişiler arasında karşılıklı olarak sevgi ve güven duygularını geliştirir.

Âhirete inancı olmayanlar, ölüm anında gerçekleri görecek ve Allah'ın emirlerini yapmak için dünya hayatına geri dönmek isteyeceklerdir. Ancak iş işten geçmiş olduğu için bu istek kabul edilmeyecektir.

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEK

Öldükten sonra tekrar dirilmek de "Amentü" deki Ahiret gününün içindedir. Bu diriliş sadece ruhların diriliği değil, ruhların cesetlerine dönerek, ruh ve ceset iç içe ölümden sonra tekrar dirilecektir. Peygamber Efendimize gelip soruyorlar: "Bu çürümüş, dağılmış kemikleri kim diriltecek?"

Cenab-ı Hak cevap veriyor:
"Ey Resulüm! De ki onları ilk defa var eden kimse ise, ikinci defa da o diriltecektir ve o her türlü yartmayı bilir." (Yasin Suresi 78-79)

Ahireti inkar edenler; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mutlaka dirilecekmiyiz? İlk atalarımız da mı dirilecek derler?

"Ey Muhammed! De ki; Evet hem de bayağılaşmış olarak dirilecekler. Tek bir çığlık, hemen ayağa kalkıp baka kalırlar, vay halimize! Bu hesap günüdür derler." (Saffat Suresi 16-20)

Kaynak:
Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

Ahiret hayatına farklı bir bakış farklı bir anlatım

Birader, Haşir ve Âhireti basit ve avâm lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyânını ister isen, öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:

Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki: Herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasbediyor. Hevesine tebaiyyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâb ediyor. Ahâli de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

“Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belaya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizâm şedittir. Pâdişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehâlet et” dedi. Fakat, o sersem inad edip dedi:

“Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifâdeyi men’edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi. Hem feylesofa-ne çok safsatiyatı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı. Evvelâ o sersem dedi:

“Pâdişah kimdir? Tanımam..”

Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki; nihayet derecede muntazam şu memleket Hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer (Hâşiye) gaipten gelir gibi kıymettar, musanna mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor gidiyor. Nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.”

O sersem döndü dedi:

“Haydi pâdişah var; fakat benim cüz’î istifâdem O’na ne zarar verebilir. Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.”

Arkadaşı ona cevaben dedi:

“Yahu şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem sanayi-i garibe-i sultaniyyenin meşheridir. Hem muvakkat temelsiz misafirhaneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahali başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek.” dedi.

Yine o hâin sersem, temerrüd edip: İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka bir memlekete göç etsin.” dedi. Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:

“Mâdem bu derece inad ve temerrüd edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde “Oniki Sûret” ile sana göstereceğim ki: Bir mahkeme-i kübrâ var, bir dâr-ı mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücâzât ve zindan var ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harab edilecek.

BİRİNCİ SURET: Hiç mümkün müdür ki; bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir mahkeme-i kübrâ vardır.

İKİNCİ SURET: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar, kaplar, murassa nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder. Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyyeti, nâmusu vardır. Halbuki kerem ise, in’am etmek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise, gayret ister. Haysiyyet ve nâmus ise, edebsizlerin tedibini ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o nâmûsa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde, mazlûm zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.

Demek bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor.

ÜÇÜNCÜ SURET: Bak ne kadar âlî bir hikmet, bir intizâmla işler dönüyor. Hem ne kadar hakikî bir âdalet, bir mîzanla muameleler görülüyor. Halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister. Adâlet ise, raiyyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.

Halbuki şu yerlerde o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.

Demek bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor...

DÖRDÜNCÜ SURET: Bak had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat'umat gösteriyorlar ki: Bu yerlerin pâdişahının hadsiz bir sehaveti, hesapsız dolu hazineleri vardır. Halbuki böyle bir sehavet ve tükenmez hazineler, daimî ve istenilen her şey içinde bulunur bir dâr-ı ziyâfet ister. Hem ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler orada devam etsinler. Tâ zeval ve firak ile elem çekmesinler. Çünki zeval-i elem, lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir. Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciznümâ bir pâdişahın antika san'atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i ma’nevîsini beyân ediyorlar. Hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek O’nun pek mühim, hayret verici kemâlât ve cemâl-i ma’nevîsi vardır. Gizli, kusursuz kemâl ise; takdir edici, istihsan edici, mâşâallah deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Mahfî, nazîrsiz cemâl ise; görünmek ve görmek ister. Yâni, kendi cemâlini iki vecihle görmek.. biri, muhtelif âyinelerde bizzât müşahede etmek. Diğeri, müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin müşahedesi ile müşahede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede, hem ebedî işhad ister. Hem o daimî cemâl, müştak seyirci ve istihsan edicilerin devam-ı vücûdlarını ister. Çünki: daimî bir cemâl, zâil müştaka razı olamaz. Zira dönmemek üzere zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner. Hayret ve hürmeti tahkire meyleder. Çünki insân, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Halbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemâl ve o cemâlin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp doymadan gidiyor.

Demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor...

BEŞİNCİ SURET: Bak bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz Zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünki her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak! En edna bir hacet, en edna bir raiyyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.

Gel gidelim, şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yâver-i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli pâdişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: “Evet, evet biz de istiyoruz” diyorlar. Onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle, bu pâdişahın sevgilisi diyor ki:

“Ey bizi ni’metleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menba’larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz ni’metlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî raiyyetini başı boş bırakıp îdam etme.” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun. Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir pâdişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın en edna bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yâver-i Ekreminin en güzel bir maksûdunu yerine getirmesin? Halbuki, O sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem pâdişahın marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezasıdır. Hem O’na rahattır, ağır değil. Bu misafirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Mâdem nümûnelerini göstermek için beş-altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette hakikî hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.

Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar, başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar...

ALTINCI SURET: İşte gel bak, bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, teçhizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, (Hâşiye) hükmediyor.

Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyyet ister. Halbuki görüyorsun, bütün raiyyet bu misâfirhanede toplanmışlar. Misâfirhane ise her gün dolar, boşanır. Hem, bütün râiyyet manevra için bu meydan-ı imtihanda bulunuyorlar. Meydan ise, her saat tebdil ediliyor.

Hem bütün raiyyet, pâdişahın kıymettar ihsânâtının nümûnelerini ve hârika san’atlarının antikalarını sergilerde temâşa etmek için şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider. İşte bu hâl, şu vaziyet kat’î gösteriyor ki: Şu misâfirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimî saraylar, müstemir meskenler, şu nümûnelerin ve sûretlerin hâlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.

Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidâdına göre orada bir saadeti var...

YEDİNCİ SURET: Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahali içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak! Her yerde, her köşede, müteaddid fotoğraflar kurulmuş, sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddid kâtipler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar. Her şeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukûâtı zaptediyorlar. Hâ, şu yüksek dağda pâdişaha mahsus bir büyük fotoğraf kurulmuş ki (Hâşiye) ; bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar. Demek O zât emretmiş ki; mülkünde cereyan eden bütün muamele ve işler zaptedilsin.

Demek oluyor ki; O Zât-ı Muazzam bütün hâdisatı kaydettirir, sûretini alır. İşte şu dikkatli hıfz ve muhafaza, elbette bir muhasebe içindir. Şimdi, en âdi raiyyetin en âdi muamelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim-i Hafîz, hiç mümkün müdür ki raiyyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhafaza etmesin, muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzât vermesin. Halbuki, O zâtın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe’n-i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya çarpmıyor.

Demek, bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor...

SEKİZİNCİ SURET: Gel, O’ndan gelen bu fermanları sana okuyacağım. Bak, mükerrer va’dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: “Sizleri oradan alıp, makarr-ı saltanatıma getireceğim ve mutîleri mes’ûd, âsîleri mahbus edeceğim. O muvakkat yeri harab edip, müebbed sarayları, zindanları hâvi diğer bir memleket kuracağım.” Hem o vaad ettiği şeyler, O’na gayet rahattır. Raiyyetine, gayet mühimdir. Va’dinde hulf ise, izzet-i iktidarına gayet zıttır. İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir veçhile hulf ve hilâfâ mecbûriyyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor. Mâdem vaad etmiş, yapacaktır. Halbuki îfâsı O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok lâzımdır.

Demek bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saadet-i uzmâ vardır.

DOKUZUNCU SURET: Şimdi gel! Bu dâirelerin ve cemâatlerin bâzı rüesâlarına ki; (Hâşiye) her biri bizzât Pâdişahla görüşecek husûsî birer telefonu var. Hem bâzı O’nun huzûruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki; O Zât, mükâfat ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzâr etmiş. Gayet kavî vaad ve şiddetli tehdid ediyor.

Hem O’nun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulf-ül va’de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez. Halbuki, o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydan-ı imtihanda binalar muvakkattırlar. Sonra daimî saraylara tebdil edilecek. Bu yerler değişecekler. Çünki: eserleriyle âzameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz... Demek; ona lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.

Demek, bir diyâr-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir...

ONUNCU SURET: Gel, bugün nevrûz-u sultânîdir. (Hâşiye) Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahraya gidip bir seyran ederiz. İşte bak! Ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak bir sihir var. O binalar birden harab oldular, başka bir şekil aldı. Bak, bir mu’cize var. O harab olan binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu hâlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür’atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizâm vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntâzam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbazlar dahi bu san’atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o pâdişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.

Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?”

İşte görüyorsun ki: Her saat, senin aklın kabûl etmediği o tebdîl-i diyar gibi çok inkılablar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki: Bu görünen sür’atli içtimalar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksat var...

Bir saatlik içtima için on sene kadar masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksûd-u bizzât değiller. Bir temsildir, bir takliddirler. O Zât mu’cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkib edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. -Nasılki, manevra meydan-ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu.- Demek, bir mecma-ı ekberde muamele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem bir meşher-i âzamda daimî gösterilecek. Demek şu geçici, kararsız vaziyetler; sâbit sûretler, bâki meyveler veriyorlar.

Demek bu ihtifâlât; bir saadet-i uzmâ, bir Mahkeme-i Kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir...

ON BİRİNCİ SURET: Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye... ya şarka veya garba, yâni; mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mu’cizekâr zâtın, sâir yerlerde ne çeşit mu’cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acâibler, her tarafta bulunuyor. Lâkin san’atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat, buna iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin intizâmâtı, ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe âlî bir adâletin emârâtı, ne derece vâsi’ bir merhametin semeratı görünüyor. Basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: Onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez. Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sâbit makamlar, bâki meskenler, mûkîm ahali, mes’ud raiyyeti bulunmazsa; şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakîkatlarına şu bekasız memleket mazhar olamadığı mâlûm ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa; o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr etmek lâzımgelir. Hem bu gördüğümüz icrâat-ı hakîmane ve ef’âl-i kerîmane ve ihsânât-ı rahîmanenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzımgelir. Bu ise, hakîkatlerin zıtlarına inkılabıdır. Halbuki inkılâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir. Yalnız, herşeyin vücûdunu inkâr eden Sofestâî eblehler hariçtir.

Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir Mahkeme-i Kübrâ, bir ma’dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki; tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezahür etsinler...

ON İKİNCİ SURET: Gel, şimdi döneceğiz. Şu Cemâatlerin reisleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz ve teçhizâtlarına bakacağız ki; o teçhizât, yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yahut başka yerde uzun bir saadet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir? Görelim. Herkese ve her teçhizâta bakamayız. Fakat, nümûne için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız. Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlubatı, düstur-u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil; pek uzun bir zaman için verilebilir.

“Şu maaşı hazine-i hassâdan filan tarihte alacaksın” yazılıdır. Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydana göre değil, belki pâdişahın kurbünde daimî bir saadeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbat ise, birkaç günlük bu misâfirhanede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes’udâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sahibi başka yere namzettir, başka âleme çalışır. Bak şu defterlerde, âletler techizâtının sûret-i istimâli ve mes’uliyetler vardır. Halbuki, eğer yalnız bu meydandan başka âlî, daimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat’î cüzdan, bütün bütün mânâsız olur. Hem şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis; bütün ahaliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçare, daha zelil, daha musibetli, daha fakir, daha zayıf bir derekeye düşer. İşte buna kıyas et. Hangi şey’e dikkat etsen şehadet eder ki: Bu fâniden sonra bir bâki var...

Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir tâlimgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saadet-i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, techizâtları, düsturları belki şu memleketteki bütün intizâmâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücûdunu tekzib etmek lâzımgelir. O vakit sana, insân ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.

Sakın zannetme; tebdil-i memleket delilleri bu “Oniki Sûret”e münhasırdır. Belki had ve hesaba gelmez emâreler, deliller var ki: Şu kararsız mütegayyir memleket; zevalsiz, müstekar bir memlekete tahvîl edilecektir. Hem had ve hesaba gelmez işâretler, alâmetler var ki: Bu ahali, şu muvakkat misafirhanelerden alınacak, saltanatın makarr-ı daimîsine gönderilecek.

Bâhusus, gel sana “Oniki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.

İşte gel bak! Şu uzaktaki görünen cemâat-ı azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi Yâver-i Ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak, o parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta’lik edilmiş Ferman-ı A’zamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki: “Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Pâdişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz... Yoksa isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız.” gibi tebliğatta bulunuyor. Sen de görüyorsun ki: O Ferman-ı A’zamda öyle i’câzkâr bir turra var ki, hiçbir veçhile kabil-i taklit değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, pâdişahın fermanı olduğunu kat’î bilir ve o parlak Yâver-i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes O Zâtı, pâdişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri olduğunu yakînen anlar.

Acaba o Yâver-i Ekrem o Ferman-ı A’zamla beraber bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket mes’elesi, hiç kabil midir ki; îtiraz kabûl etsin. Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz her şey’i inkâr edesin...

Şimdi ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!

- Ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenir mi? Yalnız derim ki: “Elhamdülillâh. Yüzbin defa şükür olsun ki; vehim ve heva tahakkümünden, nefis ve heves esaretinden kurtulup, daimî hapis ve zindandan halâs oldum ve inandım ki; bu karmakarışık, kararsız misafirhanelerden başka ve kurb-u şahanede bir diyar-ı saadet vardır; biz de ona namzediz.

İşte, Haşir ve Âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliyye burada tamam oldu. Şimdi Tevfik-ı İlâhî ile hakîkat-ı ulyâya geçeceğiz. Geçmiş “Oniki Sûret”e mukabil “Oniki Mütesanid Hakîkat” ile bir “Mukaddime” beyân edeceğiz.

 

Bu makaalenin devamını okumak icin burayı tıklayın

 
Keyword: anahtar kelimeler: rüya tabirleri islami rüya tabirleri islamda rüya kuranda rüya rüya nasıl tabir olu ruyada abajur görmek rüyada lamba görmek abajur rüyası yorumlamak abanoz agacı abanoz agacı gormek abdest almak abdesthane
  Untitled Document yardım Yardım

 

Untitled Document
Sitemizde bulunana buğune kadar eklenmiş rüya tabirleri sitemiz suanda yapım aşamasında tabirleri eklemeye devam ediyoruz
Aba || Abajur || Abanoz || Abdest || Abdesthane || Abese || Abıhayat || Abi || Abide || Abla || Abluka ||Abraş || Acaibi || Acele || Acelecilik || Acem || Acemi || Acemice || Acenta || Acı || Acı bakla || Acıkmak || Acımak || Acur || Acuze || Acve || || Aç adam || Aç gözlü || Açacak || Açelya || Açgözlülük|| Açıcı || Açıkga alınmak || Açık || Açık arttırma || Açık yer || Açılış || Açlık || Açma|| Ad || Ad kavmi || Adak || Adalet || Adavet || Adem (AH) || Adet görmek || Adiyat suresi || Adliye || Ağlamak || Ağda || Ağaç || Ağız || Ahır|| Ağrı || Ahkaf suresi || Ahzap || Aile || Aişe R.a. || Akademi || Akar || Akasya || Akbaba || Akciger || Akraba || Akrep || Akvaryum || Aldatılmak aldatılmak Rüyada aldatılmak || Alışveriş || Altın Rüyada altın görmek || Alyans rüyada alyans görmek || Amca rüyada amca görmek || Ameliyat || Ana Rüyada ana görmek || Amel ameli salih|| Amel defteri  || Amir  || Ampul  || Anahtar  || Anne rüyada anne görmek || Anneanne rüyada anneanne || Apartman || Araba  || Aramak  || Arazi arsa  || Arı rüyada arı görmek || Ağaç || Ağız || Ahır || Ahiret || Ahtapot || Ahkaf || Ahzap || Aile || Aişe R.a. || Akademi || Akar || Akasya || Akbaba || Akciger || Akraba || Akrep || Akvaryum || Aldatılmak || Alışveriş || Altın || Alyans || Amca || Ameliyat || Ana || Amel || Amel defteri || Amir || Ampul || Anahtar || Anne || Anneanne || Apartman || Araba || Aramak || Arazi arsa || Arı || Arkadaş || Armut || Asansör || Asker || Aslan || Asma || Aşk || Asure || At || Ateş || Atlamak || Ay || Ayak || Ayakkabı || Avretyeri || Ayetelkürsü || Ayı || Ayrılmak || Ayva || Azrail A.S || Baba || Baklava || Bacak || Badem || Bağırmak || Bahçe || Bal || Balgam || Balık || Balkon || Banyo || Bardak || Başbakan || Başörtüsü
 
 
 
Anasayfa || Gündem || Politika || Dünya || Spor || Kültür Sanat || Rüya tabirleri || Aile sağlık || Karabağlar || Resim galerisi || Ansiklopedi || Alışveriş || Site ekle ||

 

       

 

Karabağlar gazetesi haber kültür ekonomi ve bilgilendirme. Sitemizde bulunan bilgiler bilgilendirme maksatlı olmaktadır. Sağlık bilgileri başta olmak üzere konunun uzmanına danışmadan uygulama yapılmamalıdır. Sitemizde bulunan bilgilerin kullanma ve uygulama sorumluluğu kullanıcıya aittir Karabağlar gazetesi sorumlu değildir..
 
Basin ve Yayin Basin ve Yayin