Buna benzer sorular öteden beri sanat ve edebiyat çevrelerini meşgul etmiştir. Ve bu sorular gerçek mânâda henüz cevaplanmış değildir. Bize göre yukarıda bahsettiğimiz tartışmaların durması, soruların cevaplanması da henüz mümkün değildir. Çünkü, sosyal hayatın her safhasında olduğu gibi kültür ve sanat hayatımızda da tam bir kargaşa yaşıyoruz. Değerler çarpışması, anlayış ve kabuller arenası... Güzelle çirkin, iyiyle kötü, gerçekle yalan içiçe girmiş. Bunları birbirinden ayırmak, iyiyi güzeli söküp çıkarmak hiç de kolay olmuyor. Bizler, iyi ve güzeli seçme imkânına da çoğu kez sahip değiliz. Önümüze sürülen ve çeşitli tesir güçleri vasıtasıyla bize angaje edilen değerleri, fikirleri veya eserleri kabullenmek zorunda kalıyoruz. Hür irademizden çok, yönlendirici güçlerin tesiriyle düşünüyor, okuyor ve seviyoruz. Kısacası hür değiliz artık. Bütün yıkımlar da buradan başlıyor. Sosyal hayatımızdaki buhranlar, kimlik arayışları ve bunların neticesi olarak rüştünü isbat edemeyen aydınımızın tavırları, bunda büyük Ölçüde tesirli oluyor. Bu değerler kargaşasında gerçek sanatın ne olduğu, hangi eserlerin iyi ve güzel sayılacağı konusunda herkes ayrı şeyler düşünüyor, intibâi değerlendirmelerde bulunuyor ve kendine has değer ölçüleri geliştiriyor. Bu durumda ortak bir zevk ve sanat anlayışından söz etmemiz de mümkün olmamaktadır. Aynı toplumda yaşayan, aynı topraklarda yetişen millet fertlerinin birbirine tamamen zıt görüş, duyuş, düşünüş ve zevk sahibi olmaları çok garip durumlar ortaya çıkarmıştır.
Edebiyat, vasıta olarak sosyal bir özellik taşıyan dili kullandığı için sosyal bir müessesedir.(2) Bir edebi eseri sadece zevk vasıtası olarak görmek, onun değerini, insanda uyandırdığı "estetik zevk ve heyecan"dan ibaret saymak, sanatın gücünü anlayamamak yahut bu gücü küçümsemek demektir.
İnsanlar mantıktan önce gönülden vurulur ve gönlün peşinden giderler. Gönle giremeyen, gönül tahtında beğenilmeyen eserler, mantık terazisine vurulmazlar bile. Bu sebeple edebi eserlerin, insanı derinden derine tesir altında bırakan estetik güzelliğe sahip olması şarttır. Ama bu estetik güzellik bir hakikatin habercisi olursa, bir aydınlık dünyanın kapısını açarsa gerçek mânâsını bulur. Yoksa insanı melankoliye, yalnızlığa ve serâzat düşüncelere iten estetik güzelliğin değeri tartışma konusudur. Victor Hugo, William Shakespeare isimli eserinde "Sanat, sanat için belki güzeldir, fakat terakki için sanat daha güzeldir. Dehâ, dehâ için değil, insanlar içindir. Bazı Öz sanat aşıkları şerefi ve asaleti olan bir düşünce ile, faydalının güzelliği bozmasından korkuyorlar. Aldanıyorlar. Faydalı, yüceyi ve güzeli küçültmek şöyle dursun büyütür" demektedir. |
|
Sanatta bir gücün varlığına inanıyoruz. Peki sanatın gücü ne demektir? Sanat eseri bize zevkten başka neler verebilir? T.S. Eliot, şiirin vazifesinden bahsederken şunları ifâde eder:"Zannederim ki, büyük veya küçük her iyi şairin, bize şiirinde zevkten başka vereceği birşeyler de vardır. Çünkü, eğer bir şiiri yalnız vereceği zevk için okuyorsak, bu zevk yüksek seviyede bir zevk değildir. Şiirin bize yeni bir tecrübeyi iletmek, alışılanı taptâze bir şekilde ifâde etmek, tecrübe alanımıza girdiği halde ifâde edemediğimizi ifâde edebilmek gibi şuur seviyemizi yükseltici ve hassasiyetimizi artıran vazifeleri de vardır"(3)
|
|
Sanat, insanlar arasında bir hassasiyet meydana getiren, sosyal bünyeyi mayalayan ve insanların belli konularda, belli alanlarda hassas hâle gelmelerini sağlayan gizli bir güçtür. Bu gücün silahları da sanat eserleridir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, bu mesele üzerinde ısrarla durur: "Söz yani hitabet, şiir, tiyatro, roman, gazete makalesi ve ilmi eser, mânevi bir varlıktır. Maddeye tapan insanlara bu nasıl tesir edebilir, diyenlere Türkiye'de müesseseleri temelinden yıkan marksizm in top ve tüfekle değil, geniş mânâda edebiyatla girdiğini söylemek belki uyandırıcı olabilir" (4) Ruslar Türkiye'ye bir istila ordusu gönderecek yerde kendi ideolojilerine göre yetiştirdikleri Nazım Hikmet'i ve diğer marksist yazarları ve propagandacıları göndermişlerdir. (5) |
Toplumların sarsıntılı dönemlerinde sanat, insan ve toplum hayatı için birçok bakımdan "toparlayıcı, kurtarıcı, barıştırıcı" rol oynamıştır. Alman toplumunun milli romantizmini idrak edip kendine gelmesinde Nibelungen destanının, İranlıların yıkılış ve sarsıntı dönemlerini atlatıp toparlanmalarında Şehname'nin tesiri inkâr edilemez. Dilden dile dolaşan, ezberlenen, çoçuklara ezberletilen bu destanlar, nesillerin cedlerini hatırlayıp onların kahramanlıklarını, vatanın kutsiliğini, zafer düşüncesini ruhlarda bayraklaştırıyor, milletlerin, milli dâvâya yeniden sâhip çıkması yolunda uyarıcı, heyecana getirici ve harekete geçirici tesir yapıyordu. Yine, Fransız ihtilâlinin meydana gelmesinde, kiliseye karşı amansız savaş veren J.J. Rausseu ve Voltaire gibi sanatçıların, isyana teşvik edici eserleriyle ihtilâlin hazırlık safhasını meydana getirdiklerini söylemek doğru olacaktır.
Çoğu kimse, şiiri, hikâyeyi hatta romanı, boş zamanlarını değerlendiren bir vasıta olarak görür. "Kimimize göre de sâdece can sıkıntısını öldüren faydalı bir katildir edebi eserler." Bu da sanat eserinin gücünü idrak edemeyişimizden kaynaklanıyor. Bu gücü anlamamıza yardımcı olabilecek enteresan bir hâdiseyi daha zikretmek isterim. Beecher Stowe'un ünlü eseri Tom Amcanın Kulübesi'ni hatırlayın. Bu eser bizi sadece hayâl dünyalarında gezdirmek ve zevk ile okutmak, hoşça vakit geçirtmekle mi yetinir? Şüphesiz hayır. Köleliğe karşı ateşli bir savaşçı olan Stowe'un bu romanı, Amerikan iç savaşına yol açan önemli unsurlardan biridir. Kadın yazar bu eseriyle köleliğin utanç verici durumundan bahsetmişti. İç savaşta, köleliğin kalkması için çarpışan askerler arasında Tom Amca'dan etkilenip orduya katılanların sayısı oldukça fazlaydı.
Kabul etmemiz gereken gerçek, sanatın başlıbaşına bir güç olduğudur. Sanat eserlerinin sadece bir zevk ve eğlence vasıtası olmadığıdır. Bunları söylerken sanat eserinde "Estetik" tarafı küçümsediğimiz, ihmâl ettiğimiz anlaşılmasın. İnsanlar üzerinde derin tesirler meydana getiren eserler estetik tarafı da mükemmel olan eserlerdir. Sanat eserinde önce "sanat" unsuru ağır basmalıdır ki, okunsun, sevilsin, tesirli olsun. Sıkan, bıktıran, zevkleri okşamayan, gönlü uyarıp ruhu kanatlandırmayan kuru ve sâde mantığa dayanan eserler, ne kadar iyi ve güzel şeyleri de anlatsalar; insanlar üzerinde tesir icrâ edemezler.
Sanat bizi avutan, büyüleyen bir güç değil, aksine uyaran, harekete geçiren, ufkumuzu genişleten, hayata geniş bir açıdan ve daha mânâlı olarak bakabilmemizi sağlayan bir güç olmalı. Bu gücü farkeden birtakım şer güçlerin, cemiyetimizde menfi tesirler meydana getirmek gâyesiyle sanatın her şubesini etkili bir şekilde kullanmaya azim gösterdiklerini görmeye çalışalım.
Dünya yeni bir kuşağa giriyor, insanlar doyumsuz sevdâlara soyunuyor, kalbler tadılmamış mutlulukları özlüyor. Yarının sanatçısı, geleceğin kültür işçisi bu insanlara seslenecektir. Ve bunları dile getirecektir. Anlatmaya ve anlamaya doğru...
Kaynaklar: sızıntı
1) Safa Peyami, Sanat, Edebiyat, Tenkid, sh. 26. İst. 1978.
2) R. Wellek, A. Waren, Edebiyat Biliminin Temelleri, çev. A.Edip Uysal sh. 123, Ankara, 1983,
3) T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, sh. 193, Ankara 1983.
4) Kaplan Mehmet, Kültür ve Dil, İstanbul 1986 sh. 157.
5) a.g.e. 157.
6) a. g.e. 158.
7) Banarlı N. Sami Bir Dağdan Bir Dağa, İstanbul 1984, sh. 205. |
 |
|